İslami sosyalizm

İslamî sosyalizm, İslam ilkelerinin sosyalizm ilkeleri ile uyumlu olduğunu öngören bir görüştür. Terim olarak ilk defa, Müslüman liderler tarafından sosyalizmin dine uyarlanmış hali olarak kullanıldı.

Müslüman sosyalistler Kur'an ve Muhammed'in öğretilerinin -özellikle zekat konusunda- ekonomik ve sosyal eşitlik ilkeleriyle uyumlu olduğunu, hatta öğütlediğini düşünmektedirler. Görüşlerini oluştururken, Hicret'ten sonra kurulan Medine İslam Devleti'nden esinlenmişlerdir. Ayrıca görüşleri anti-emperyalist (bir milletin başka bir millete her ne olursa olsun kültürel veya dini baskı yapmasına karşı olma bakımından) ve enternasyonalist temellidir.

Müslüman sosyalist liderler, meşruiyetin halktan elde edilmesi gerektiğini düşünürler.

Türkiye'de İslami Sosyalizmin temsilcisi Antikapitalist Müslümanlar'ın logosu
Türkiye'de İslami Sosyalizmin temsilcisi Antikapitalist Müslümanlar'ın logosu

{tocify} $title={İçindekiler}

Tarihi

İlk Halife Ebu Bekir, her erkek, kadın ve çocuğa yılda on dirhem veren bir asgari gelir standardı getirmiştir. Bu daha sonra yirmi dirheme yükselmiştir.

Sahabe Ebu Zer el-Gifari, Muhammed Şarkavi ve Sami Ayad Hanna gibi bazı akademisyenler tarafından İslami sosyalizmin ilkesel bakımdan öncüsü olarak kabul edilir. Halife Osman'ın döneminde, yönetici sınıfın serveti biriktirmesini eleştirdi ve servetin eşit olarak yeniden dağıtılmasını ve Allah yolunda harcanması gerektiğini söyledi. Ancak bunu yapmasının sebebi ictihadî değil siyasiydi. Çünkü zekât mükellefi olabilmek için elde ihtiyaç fazlası bir miktar malın bulunması gerektiğine göre ihtiyaç fazlası malın dağıtılması konusunda hassasiyet gösteren Ebû Zerr’in bu gerçeği bilmemesi ve burada sözü edilen fazla malla zekât nisabına dahil malı kastetmiş olması düşünülemez. Eğer bu malı ihtiyaç fazlası olarak görüp onun da Allah yolunda harcanması gerektiği üzerinde durmuşsa, halkın büyük maddî sıkıntı içinde bulunduğu bir dönemde böyle bir ictihadı benimsemiş olduğu düşünülebilir.

Şeyh Bedrettin ve yandaşlarının, 15. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti'nde bir ayaklanmaya giriştiği ve başarısız olarak 1420 yılında idam edilmesinin bu çabaların en erken uygulamalarından biri olduğu iddia edilir. Fakat bu uygulamalar Şeyh Bedrettin'e değil; Börklüce Mustafa olmak üzere taraftarlarına aittir. Bu uygulamalara; özel mülkiyeti reddetmek, her türlü mülkün halkın ortak malı olduğunu savunmak, kadın erkek bir arada sazlı içkili ayinler düzenlemek ve umumiyetle İbahilik'i savunmak örnek verilebilir. Son yüzyılda Türkiye’de bazı Marksist yazarlar bu tür fikirleri Şeyh Bedrettin'e mal ederek onun ve taraftarlarının başlattığı olayları devrimci niteliği olan bir halk hareketi şeklinde yorumlamış, bu yönde çeşitli fikrî ve edebî eserler kaleme almışlardır. Ancak şeyhin mâsumiyetini savunan kaynaklar, bu tür görüş ve uygulamaların onun taraftarlarınca ihdas edildiğini ve şeyhin bu konuda günahsız olduğunu, hatta ihtilal hevesinde dahi olmadığını belirtmişlerdir. Nitekim torunu Halil bin İsmail’in yazmış olduğu Menâkıbnâme’de şeyh temize çıkarılmakta, başına gelenlerin asıl sebebinin Börklüce Mustafa, Torlak Kemal gibi yandaşlarıyla ulemânın kıskançlığı vb. sebepler olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle siyasi emelleriyle ilgili isnatların asılsız olduğu görüşü bazı son dönem araştırmacıları tarafından da savunulmaktadır (Kurdakul, s. 36-39, 44, 47-70)

Başarılı olmuş ilk İslami sosyalist hareket 1917 Devrimi'nde Sovyet Hükûmeti'ni destekleyen Veisi Hareketi'dir. Ayrıca Kazan Müslüman Sosyalist Komitesi de bu dönemde aktifti.

Sovyetler Birliği'nin güney sınırındaki devrimci faaliyetler ve Sovyet karar alıcılar, kapitalist güçlerin dikkatini çekecek ve müdahale etmeye davet edeceklerdi. Bu anlayış, Eylül 1920'de gerçekleşen Bakü Kongresi'ndeki Rus delegelerini, ulusal komünistlerin argümanlarının, Rusya'nın güvenliğinin sıkıntıya düşme korkusunu ayrıntılandırmadan, devrim için elverişsiz ve amaca zararlı olduğu gerekçeleriyle reddetmeye iten anlayıştır. Bu anlayış Bolşeviklerin kendi devrimci etki alanlarında olan başka devrimci merkezlere karşı hoşnutsuzluğu ile birleşince Bolşevikler ulusal komünistlere karşı harekete geçirdi.

Modern dönemde, İslami sosyalist hareket sağ kanat ve sol kanat olmak üzere iki tarafa bölünebilir. Sol kanat (Siad Barre, Haki Misbach, Ali Şeriati, Yaser Arafat, Abdullah el-Alaylı, Celal Âli Ahmed vd.), Müslümanları uluslararası sosyalist ve Marksist hareketlere katılmaya veya bu hareketler ile işbirliği yapmaya teşvik ederken, proleter enternasyonalizm ile İslam Şeriatı'nın uygulanmasını da savunurlar. Sağ kanat sosyalistleri (Muhammed İkbal, Agus Selim, Cemaleddin Efganî, Musa es-Sadr, Mahmut Şeltut vd.) ise ideolojik olarak Üçüncü Görüş'e daha yakındırlar. Sosyal adalet, eşitlikçi toplum ve evrensel eşitliğin yanı sıra İslami uyanışı ve İslam Şeriatı'nı da savunurlar. Ayrıca sınıf mücadelesinin tam olarak benimsenmesini reddederler ve bu sebepten dolayı diğer sosyalist hareketlerden uzak dururlar.

Muhammed Nehşeb, Şiilik ile Avrupa sosyalizmini sentezlemeye çalışmasıyla bilinir. Nehşeb'in hareketi, her ikisi de toplumsal eşitlik ve adaleti sağlamaya çalıştığından İslam ve sosyalizmin uyumsuz olmadığı ilkesine dayanıyordu. Teorisi, ahlak yasaları üzerine yazdığı BA tezinde ifade edilmiştir. 1943 yılında Nehşeb, Ulusal Cephe'nin orijinal altı üyesinden biri olan Allah'a İbadet Eden Sosyalistler Hareketi'ni kurdu. Organizasyon, biri Nehşeb'in Darülfünun (İran)'daki öğrenci çevresinden; diğeri Celaleddin Aştiyani'nin Tahran Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'ndeki yaklaşık 25 kişi olan öğrencilerinden olmak üzere iki grubun birleşmesiyle kuruldu. Örgüt ilk başlarda Vatanperver Müslümanlar Birliği olarak biliniyordu. Dini duygular, milliyetçilik ve sosyalist düşünceler birleştirilmişti.

İslami sosyalizm, kurucusu Muhammed Ali Cinnah'ın 26 Mart 1948'de Chittagong'da halka seslenirken vurguladığı "Pakistan'ın insanların eşitliği ve kardeşliğini vurgulayan toplumsal adalet ve İslami sosyalist temellere dayanması gerektiğini söylerken yalnız benim değil milyonlarca Müslüman'ın da duygularını dile getiriyorsunuz" sözünden de anlaşılacağı gibi Pakistan için temel esaslardan biriydi. Pakistan'ın ilk Başbakanı Liyakat Ali Han, 25 Ağustos 1949'da aynı şekilde şunları söyledi:

Bu günlerde konuşulan pek çok "izm" var. Ancak bizim için sadece bir "izm"in var olduğuna karar verdik. O da kısaca bu topraklardaki herkesin yiyecek, giyecek, barınma, eğitim, sağlık gibi konularda eşit haklara sahip olması anlamına gelen İslami sosyalizmdir. Bu şeyleri insanlarına sağlayamayan ülkeler asla gelişemezler. 1350 yıl öncesine dayanan bu ekonomik program bizim için hala en iyi ekonomik programdır. Aslında insanlar hangi sistemleri denerse denesinler, en sonunda başka bir isim ile isimlendirecek olsalar bile İslami sosyalizme geri döneceklerdir.

İslami sosyalizm Libya'da Muammer Kaddafi döneminde de gelişmiştir. Başlangıçta Arap Milliyetçiliği ve Arap sosyalizmine bağlı olan Kaddafi daha sonra kendi geliştirdiği Üçüncü Uluslararası teorisine göre hareket etti.

Türkiye'de ise son yıllarda kendilerini Antikapitalist Müslümanlar olarak tanımlayan kişiler, 2012 yılında Kapitalizmle Mücadele Derneği altında örgütlendiler. Bu grup Siyasal İslamcılık akımından farklı olarak anti emperyalist bir dünya görüşüyle siyaset yapmaktadır. Ancak bu organizasyonun fikrî olarak bazı yönlerden eksiklikleri bulunmaktadır.

Temel ekonomik görüşleri

Zekat

İslam'ın beş şartından biri olan zekat, birikmiş olan bir yıllık servetin 40'ta birinin (%2.5) verilmesine dayanan bir uygulamadır. Servet olarak belirlenen miktara veya daha fazlasına sahip her reşit Müslüman için zorunludur ve bu uygulama zengin ve fakir arasındaki sosyal uyumu korumaya çalışan dini bir eylem olarak kabul edilir. Zekat, servetin daha adil bir şekilde dağıtılmasını ve ümmet (topluluk anlamına gelir) arasında dayanışmayı teşvik eder.

Zekat, sermayenin biriktirilmesini caydırmak ve yatırımı teşvik etmek içindir. Birey net servet yüzünden zekat ödemek zorunda olduğundan varlıklı Müslümanlar kârlı girişimlere yatırım yapmaya mecburdurlar, aksi takdirde servetlerinin yavaşça azaldığını görürler. Ayrıca, ekipman, fabrikalar ve aletler gibi üretim araçları zakattan muaftır ve bu da üretken işletmelerı servet yatırımına teşvik eder. Giyecek, ev mobilyaları ve yaşanılan konut gibi şeyler zaruri ihtiyaç olduğundan zekat edilemez.

Kur'an'a göre zekat verilecek sekiz grup insan vardır:

  1. Mutlak yoksulluk içinde olanlar (Fakirler).
  2. Temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayanlar (Miskinler).
  3. Zekat toplama işlerinde çalışan memurlar (Âmiller).
  4. İslam'a kalbi ısındırılmak istenen gayrimüslimler (Mükellefe-i Kulûb).
  5. Kişinin kölelikten kurtarmaya çalıştığı insanlar. Ayrıca fidye, diyet ve kan parasını da kapsar.
  6. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar borçlu olanlar.
  7. Allah yolunda savaşanlar, Allah yolunda cihad edenler, ve maaşı olmayan askerler
  8. Sokak çocukları veya parasızlıktan yolda kalmış kimseler (İbnüssebil).

Hadise göre Muhammed'in ailesi hiçbir şekilde zekat alamaz. Ayrıca zekat anneye, babaya, dedeye, nineye, eşe, çocuğa ve toruna verilemez. Ayrıca zekatı ihtiyaç sahibine vermek yerine yatırım yapmak yasaktır. Bazı alimler, fakirler grubu içinde gayrimüslimlerin sayılıp sayılamayacağı konusunda tartışmışlardır. Gayrimüslimlerin de bu sınıfa girebileceğini ancak öncelikle Müslümanların ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini söylemişlerdir. Allah yolunda olanlar, Güneydoğu Asya Müslüman topluluklarındaki en önemli gruptur ve bu grup davetçilik çalışmalarını, Kur'an okullarını ve topluma genel olarak hizmet eden her şeyi kapsar. Zekat, Allah yolunda cihad uğraşlarını finanse etmek için de kullanılabilir. Ayrıca zekat fonları, merkezi zekat toplama sisteminin yönetimine harcanabilir. Günümüzde, tahminlere göre zekatın küresel insani yardımlarının 15 katı kadar olduğu tahmin ediliyor.

Refah Devleti

Refah ve emeklilik kavramları, 7. yüzyılda Râşidîn Halifeliği döneminde İslam'ın beş şartından biri olan zekat ve sadaka biçimleri olarak erken dönem İslam hukukunda uygulamaya konuldu. Bu uygulama, Abbasi dönemine kadar devam etti. İslam hükûmetinin hazinesinde toplanan vergiler (zekat ve cizye dahil), yoksullar, yaşlılar, yetimler, dullar ve engelliler de dahil olmak üzere bütün muhtaçlara gelir sağlamak için kullanıldı. İslam âlimi Gazzâlî'ye (1058-1111) göre, bir afetin veya bir kıtlığın meydana gelmesi durumunda hükûmetin her bölgede yiyecek tedarik etmesi bekleniyordu. Bu yüzden, halifelik dünyadaki ilk büyük refah devleti olarak kabul edilebilir.

Râşidîn Halifeliği döneminde Halife Ömer tarafından çeşitli yardım programları başlatılmıştır. Onun zamanında, eşitlik Halife’nin kendisi de dahil olmak üzere tüm vatandaşları kapsayacak şekilde genişletildi. Çünkü Ömer, “hiç kimsenin, ne kadar önemli olursa olsun, halkın geri kalanından farklı bir hayat tarzı sürmemesi gerektiği”ni düşünüyordu. Ömer’in kendisi "basit bir hayat" sürdü ve kendini, "sık sık yıpranmış ayakkabı ve yamalı elbise giymek" veya "caminin çıplak zemininde uyumak" gibi şeylerle dünyevi lükslerden ayırdı. Valiler ve yetkililer için servetle ile ilgili sınırlamalar getirdi. Ayrıca herhangi bir gurur veya zenginlik belirtisi göstermeleri sonucu sıklıkla görevden alınmalarına sebep olan yaptırımlar da getirdi. Bu, "kaçınılmaz olarak çatışmaya yol açabilecek sınıflar arası farkı ortadan kaldırmaya yönelik erken bir girişim"di. Ömer ayrıca, kamu hazinesinin "gereksiz lükslerle" boşa harcanmadığından emin oldu, çünkü "paranın cansız tuğlalara değil halkın refahına doğru giderse daha iyi bir yolda harcanacağını" düşünüyordu.

Ömer’in Râşidîn Halifeliği sırasındaki refah amaçlayan yenilikçi reformları, toplumsal güvenliğin geliştirilmesini de içeriyordu. Bu reformların arasında Batı dünyasında 19. yüzyıla kadar ortaya çıkmayan işsizlik sigortası da vardı. Râşidîn Halifeliği’nde vatandaşlar ne zaman yaralansalar veya çalışamayacak duruma gelseler, asgari ihtiyaçlarının karşılandığından emin olmak ve işsiz kalanlar ve ailelerinin kamu hazinesinden ödenek almasını sağlamak devletin sorumluluğu haline geldi. Emekli olan ve "kamu hazinesinden para almaya bel bağlamış" yaşlılara emeklilik aylıkları sağlandı. Yetim veya öksüz kalmış çocuklara da her birinin gelişimine yılda yüz dirhem harcanarak bakıldı. Ömer ayrıca, "topluma etraflıca hizmet etmek" için "bireyin veya birkaç kişinin servetini toplumsal kolektif mülkiyete aktaran" Vakıf sistemini uygulamaya koyarken kamu mülkiyeti ve kamu vesayeti kavramlarını ortaya çıkardı. Örneğin Ömer, Beni Haris kabilesinden bir yer satın aldı ve bu yeri “elde edilen gelirlerin fakirlerin, kölelerin ve yolcuların faydasına harcanacağı” bir vakıfa çevirdi.

Hicri 18 yılındaki (Miladi 638) büyük kıtlık döneminde Ömer, ihtiyaç sahiplerine verilip un ve buğday ile değiştirilebilen kuponlar kullanarak gıda yayınlaması gibi başka reformlar da getirdi. Getirilen bir diğer reform da yoksulluk sınırı denetlenerek imparatorlukdaki hiçbir vatandaşın açlıktan muzdarip olmayacağından emin olmak için asgari bir yaşam standartı sağlanıyordu. Yoksulluk sınırını belirleyebilmek amacıyla Ömer, bir kişinin bir ay boyunca karnını doyurabilmesi için ne kadar un gerekeceğinin öğrenilmesini istedi. 25 sihr (4001 gram) unun 30 kişiyi doyurduğunu, bu yüzden 50 sihr (8002 gram) unun bir ay boyunca bir kişiyi doyurmak için yeterli olacağı sonucuna vardı. Sonuç olarak, fakirlerin her birine ayda 50 sihrlik gıda verilmesini emretti. Buna ek olarak, yoksullar ve engelliler için nakit teminat garantisi verildi. Bununla birlikte, bazı vatandaşların devlet hizmetlerinden yararlanmalarını önlemek için “dilencilik ve tembellik hoş görülmedi” ve “devlet yardımı alanların topluma katılması beklendi”

Emevîler döneminde de reformlar yapıldı. Hizmetteyken sakatlanan kayıtlı askerler maluliyet aylığı alırken, engelliler ve yoksullar için de benzer hükümler verildi. Halife I. Velîd yoksullar için para, körler için rehber, sakatlar için hizmetli tahsis etti. Böylece hiçbir zaman dilenmeleri gerekmeyecekti. İleriki dönemlerde II. Velîd ve Ömer bin Abdülazîz de körler ve sakatlar için hizmetlilerin yanı sıra para ve giyecek de tahsis etti. Bu uygulama Abbasi halifesi Mehdî döneminde de devam etti. Abbasi Halifeliği’nin Horasan valisi Tahir bin Hüseyin, oğluna yazdığı mektupta körlerin, sakatların, yoksulların, şikayet edemeyen ve haklarını arayamayan mağdurların ve geride bırakılan dul ve yetimlerin göz aldı edilmemesini ve onlara hazineden aylık bağlanması gerektiğini belirtti. İslam filozofları olan İbn-i Sina ve Farabî’nin tarif ettikleri ideal devlette de engelliler için para tahsis ediliyor.

Toplumda kıtlık baş gösterdiğinde, yöneticiler genellikle vergi muafı, ithalat ve yardım ödemeleri gibi önlemlerle herkesin yeterince beslenebilmesini sağladı. Bununla birlikte özel yardım kuruluşları kıtlıkla başa çıkmada devlet önlemlerinden daha büyük bir rol oynamıştır. 9. yüzyıldan itibaren hazineden sağlanan fonlar, genellikle medrese ve darüşşifa gibi kamu kurumlarının inşası ve desteklenmesi amacıyla hayır kurumlarına yönelik olarak da kullanılmıştır.

Garantili asgari gelir sistemi

Garantili gelir sistemi, tüm yurttaşların belirli koşulları yerine getirmeleri şartıyla, yaşamak için yeterli bir gelire sahip olmasını garanti eden ve toplumsal refahı sağlanmasını amaçlayan bir sistemdir. Buna uygunluk genellikle vatandaşlık, mali durumu ortaya koyan bir araştırma ve çalışma ekonomisinde aktif olabilmek veya toplumsal hizmetleri yerine getirme isteğine göre belirlenir. Bu sistemin temel amacı yoksullukla mücadele etmektir. Vatandaşlık tek şart ise sistem evrensel temel gelir sistemine dönüşür. İlk Halife Ebu Bekir, her erkek, kadın ve çocuğa yılda on dirhem veren bir asgari gelir standardı getirmiştir. Bu daha sonra yirmi dirheme yükselmiştir. İslami sosyalistlerin tamamı olmasa da bazıları bu politikanın yenilenmesini ve genişlemesini savunuyor.

İslami sosyalist ideolojiler

Müslüman sosyalistler, sosyalizmin İslami ilkelerle uyumlu olduğunu düşünürler. Kimi seküler bir şekilde uygulanması gerektiğini düşünürken kimi de dinî bir çerçevede uygulanması gerektiğini düşünür. Böylece çok sayıda İslami sosyalist ideoloji ortaya çıkmıştır.

Veysi hareketi

Bahauddin Hamzin Veysov tarafından kurulan Veysi hareketi, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Tataristan ve Rusya’nın diğer Tatar nüfuslu bölgelerinde etkili olmuş dini, sosyal ve politik bir harekettir. Veysi doktrinleri, Kuran ve Şeriat'ı takip etmek adına medeni hukuk ve otoriteye itaatsizliği teşvik etti. Hareketin destekçileri, askerlik hizmetinden kaçtılar, vergi ödemeyi ve Rus pasaportu taşımayı reddettiler. Hareket ayrıca sınıf mücadelesi ve milliyetçilik gibi unsurları da içeriyordu. Veysi hareketi, Tatar çiftçilerini, zanaatkarlarını ve küçük burjuvazisini birleştirerek bölgede yaygın bir popülariteye sahip oldu.

Bahauddin Veysov’un 1884’te tutuklanması sonucu faaliyetlerini gizli olarak sürdürmeye çalışmasına rağmen, hareket güçlü bir şekilde devam etti. Bahauddin Veysov’un 1893’teki ölümünden sonra oğlu Serdar Veysov harekete önderlik etti. Yaklaşık 100 üye, nüfus sayımına katılmamaları için teşvik edildikten sonra 1897’de tutuklandı ve sürgün edildi. Veysi hareketi, İlk Rus Devrimi’nden sonra daha da güç kazandı. 1908’e doğru Kazan, Orenburg ve Orta Asya’daki diğer guberniyalardan yaklaşık 15.000 taraftarı vardı. Veysi taraftarları, 1917’deki Ekim Devrimi’ni destekledi ve Rus İç Savaşı sırasında Kızıl Ordu için savaşmak üzere bir alay oluşturdu. Daha sonra Rus Bolşeviklerinden uzaklaşarak 1920’lerde Çistay’da Yaña Bolğar Özerk Komünü’nü kurdular. Ancak 1930’lardaki Büyük Temizlik sırasında eziyet çektiler ve dağıldılar.

İslami Marksizm

İslami Marksizm, Marksist ekonomik, politik ve toplumsal öğretilerin İslami bir çerçevede uygulanması gerektiğini öngörür. Geleneksel Marksizm din karşıtıdır ve devlet ateizmini teşvik eder. Bu durum pek çok Müslümanın Marksizm’i reddetmesine sebep olmuştur. Bununla birlikte Marksist ve İslami toplumsal kontrol idealleri arasındaki benzerlik, 1940 itibarıyla bazı Müslümanları kendi Marksist biçimlerini benimsemeye itmiştir. İslami Marksistler, İslam'ın toplumun ihtiyaçlarını karşıladığını ve Marksizmin gerçekleştirmeyi umduğu sosyal değişimlere uyum sağlayabileceğini ya da yol gösterebileceğini düşünürler. İslami Marksistler, aynı zamanda materyalizm ve din hakkındaki geleneksel Marksist görüşleri de reddederler.

Terim olarak, Ali Şeriati’yi tanımlamak için kullanılmıştır. Aynı zamanda, başta ABD daha sonra Kanada, Irak ve İran tarafından terör örgütü ilan edilen İran Halkının Mücahidleri (MEK) gibi partiler için 1979 İran Devrimi tartışmalarında da kullanılmıştır.

Kaddafizm

Muammer Kaddafi, kendi İslami sosyalist fikrini üç parça halinde (1975, 1977, 1978) yayınlanan Yeşil Kitap'ta özetledi. (1975, 1977, 1978). Yeşil Kitap, pan-Arabist Mısır lideri Cemal Abdünnasır'dan büyük ölçüde etkilendi ve İslam Lejyonu’nun temelini oluşturdu.

Yeşil Kitap, kapitalizmin yanı sıra temsilcileri seçmeye dayanan modern liberal demokrasiyi reddediyor ve bunun yerine, Genel Halk Komitesi tarafından denetlenen ve tüm yetişkin vatandaşlar için doğrudan siyasi katılımı sağlayan bir tür doğrudan demokrasiyi öneriyor. Kitap ifade özgürlüğünün, "bir kişi mantıksız davranmayı veya delice bir şey ifade etmeyi seçmiş olsa bile” her insanın doğal hakkı olduğunu belirtir. Yeşil Kitap özel mülkiyetin demokratik olmaması sebebiyle ifade özgürlüğünün yayınevlerinin, gazetelerin, televizyon ve radyo istasyonlarının kamu mülkiyeti olmasıyla mümkün olduğunu belirtir.

Kitapta paranın kaldırılması ile ilgili paragraf, Frederick Engels’in "Komünizmin İlkeleri" adlı kitabındaki paragrafla benzerlik gösterir. Kaddafi‘nin yazdığı şey şuydu: "Son adım, yeni sosyalist toplumun kâr ve paranın kaybolduğu aşamaya gelmesidir. Toplumu tamamen üretken bir topluma dönüştürmek ve üretimde toplum üyelerinin maddi ihtiyaçlarının karşılandığı bir düzeye ulaşmaktır. Bu son aşamada kâr otomatik olarak kaybolacak ve paraya gerek kalmayacak".

Raymond D. Gastil’e göre, DBC Kaddafi’nin İslami Sosyalist felsefesinden etkilenmiştir.

Somali devrimci sosyalizmi

Somali Devrimci Sosyalist Partisi (SDSP), 1976’da Somali Demokratik Cumhuriyeti’nde Siad Barre’nin askeri rejimi tarafından Sovyet rehberliğinde, Marksist ilkeleri yerel koşullara uyarlayarak resmî devlet dinini resmî devlet ideolojisiyle uyarlama çabasıyla kuruldu. Hükûmet, bilimsel sosyalizm, kendi kendine yeterlilik, halkın katılımı, halk kontrolü, üretim araçlarının doğrudan mülkiyeti üzerine kendi has yorumlarının yanı sıra toplumsal ilerleme, eşitlik ve adalet gibi Müslüman ilkelerine de önem verdi. Barre'nin sosyalist politikalarının bir parçası olarak, bankalar, sigorta şirketleri ve petrol dağıtım şirketleri de dahil olmak üzere büyük endüstriler ve çiftlikler millileştirildi. SDSP sınırlı olarak özel yatırımı teşvik etse de, yönetimin genel yönü esasen sosyalistti.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski